Yaşar Erkmen yazdı: Mangalın Başında

Bir zamanlar vazgeçilmezimiz olan herhangi bir şey, daha sonraları gereksiz bir duruma gelebiliyor.

Üç beş yıl öncesine kadar her gün düzenli olarak bir günlük gazete alırdım. Aldığım gazete bir zamanlar Abdi İpekçi, Hasan Pulur, Can Dündar, M. Yakup Yılmaz, Kadri Gürsel, Ece Temelkuran gibi yazarların da boy gösterdiği Milliyet gazetesiydi.

2011’de Milliyet el değiştirince ben de almaktan vazgeçtim. Çünkü gazete yayın politikasını değiştirmiş, tarafsız ve objektif yazarlarla da yollarını ayırmıştı. Milliyet’ten ayrılan yazarların bir kısmı henüz el değiştirip de iktidarın dümen suyuna girmemiş ve Doğan Medya Grubunda olan Hürriyet’e geçtikleri için ben de Hürriyet gazetesine yöneldim.

   Hürriyet’te önceden de beğendiğim yazarlar vardı. Yazarlarının yanı sıra her gün verdiği Bil Bul dergisi de zevkle uğraştığım değişik bulmacalarla doluydu.

O sıralarda Hürriyet’te yeni bir köşe yazarı dikkatimi çekmeye başlamıştı: Ahmet Hakan.

Konulara yaklaşımı, bakış açısı, özellikle de anlatım biçimi farklıydı. Gündemi bütün yönleriyle değerlendirip açıklarken yazılarına biraz da mizah katıyordu. Akıcı ve anlaşılır bir üslubu vardı ve objektif olmaya çalışıyordu.

ye1.jpeg

TGRT, Kanal 7, Yeni Şafak gibi gazetelerde yeterince piştikten sonra Hürriyet gazetesine geçmişti. İmam hatipli olması liberal olmasına engel değildi. Yaşam tarzını ve mahallesini değiştirme eğilimi ağır basmış, o da bu özlemini gerçekleştirmiş, hevesini kursağında bırakmamıştı. Bu yüzden de ünlülerin mekân tuttuğu Nişantaşı’na taşınmakla aradığı mekânı ve ortamı bulmuş gibi görünüyordu ama hâlâ kul olmakla kuul (cool) olmak arasında bocalayıp duruyordu. Ulaşmak istediği kimlik, üzerine kipe kip uymamış, bir beden büyük ceket gibi iğreti durmuş, sırıtıyordu.

Farklı bir mahalleden gelmişti ama geldiği yeni mahalleyi de çok sevmiş ve çok benimsemişti. Muhafazakârlığını öne çıkarmadan bir batılı gibi yaşamaya başladığı, magazin haberlerine konu oluyordu.

Bir süre sonra Milliyet gibi Hürriyet de benzer bir operasyonla el değiştirdi ve aynı kişiye altın tepside sunulur gibi sunuldu. Sporla ilgisi olmadığı hâlde bir ara Futbol Federasyonu Başkanlığına getirilen kişi, şimdi de basınla kelalakayken medya patronu oluyordu. Tabii bütün bunlar yapılırken tek ölçü liyakat olması gerekirken sadakatti. Ölçü sadakat olunca da her türlü kolaylık sağlanıyor, bütün olanaklar sunuluyordu.

Yeni yönetim, yeni kadrolaşmaya giderken yumuşak adımlarla hareket ediyor, dikkat çekmeden kadrolaşmayı sessiz sedasız tamamlıyordu. Medyanın amiral gemisi, iktidarın limanına demirliyor, yükünü de rotasını da oradan alıyordu. Zaman geçtikçe, “İskele Sancak” döneminde dal budak salmış olan Ahmet Hakan’ın da CNN Türk’te yıldızı ışıltılar saçmaya başlamıştı.

İlk zamanlar “Tarafsız Bölge” diyerek başladığı programına sonradan, “Olumsuz olmak bizi bozar, abi!” diye düşünmüş olacak ki programın adı “Taraflı Bölge“ oluverdi. Bunu yaparken de olumsuzluk anlamı veren “-sız” eki yerine “-lı” ekini eklemek gibi küçük bir ayrıntıyı unutmuştu(!) galiba.

ye2.jpeg

Ahmet Hakan, zamana ve zemine uyum sağlama konusunda üstün bir başarı sergiliyordu. Açılım sürecinde Demirtaş’ı programında ağırlamış, saz çaldırıp türkü söyletmişti. Bugün ise Demirtaş’ın adını dahi hafızasından silmiş görünüyor. İktidara yakın olup, nimetlerinden faydalanmak, uçağın kadrolu gazeteci kimliğini almak kolay olmuyordu. Cin gibi bir gazeteci olan Hakan, nerede susulacağını, kimlere çanak sorular sorulacağını çok iyi biliyordu.

Bu iyi bildikleri de onu bugünkü konumuna getiriyordu. Yarın rüzgâr ters eserse Ahmet Hakan’ı aynı yerde boşuna aramayın. Bulamazsınız.  

Bütün bunları neden yazdım, biliyor musunuz?

Geçenlerde yayla sezonunu kapatmak için Pozantı’nın Fındıklı yaylasına gitmiştik. Yaylaya gelmişken bir abdal keyfi yapalım dedik. Mangalı tutuşturmak için eski gazetelerden birini elime aldığımda, Ahmet Hakan’ın yazısı gözüme ilişti. Mangalla işim bitene kadar başka bir şey düşünemez oldum.

Mangalı kapatıp da içerideki masaya oturduğumda, ondan kurtulacağımı sandım. Yanılmışım. Nasıl becermişse becermiş, zihnimin peşini bir gölge gibi takip etmiş, tatlı gülümsemesiyle şirinlikler yapan yaramaz bir çocuk gibi, çilingir sofrasına gelip kurulmuştu. Kaçamak ve utangaç tavırlarla kırmızı şarabını yudumlarken, pişirdiğim etlerin yerine, başımın etini yiyip durdu!