“Düşünüyorum da şu dünyadan kitaplar yok oluverse yaşamak ne kadar güçleşir, çekilmez bir ağırlık olurdu!”

Ünlü eleştirmen ve denemecimiz Suut Kemal Yetkin’in bu sözüne sonuna kadar katılıyorum. Peki, ben bu harika tespitteki kitapların yerine kadınları koysam ne dersiniz? Yaşamak güçleşir ve çekilmez bir ağırlık mı olur yoksa hepten yok mu olur?

Geçtiğimiz hafta katıldığımız bir kına gecesinde kadınların bulundukları ortamı nasıl güzelleştirdiklerine bir kez daha tanık oldum. Artık halay erkek işidir; organizasyon, müzik, eğlence erkeklerden sorulur anlayışı ve inanışı tarihin çöp sepetine atılmış durumda. Bu kına gecesinde kadınlarımız, “Düğün de eğlence de bizim işimiz!” dercesine davul da çaldılar, oyun da oynadılar, düğünü çekip çeviren, kına törenini yapanlar da onlardı. Hele o gelin yok mu o gelin? Milletin ağzını şaşkınlıktan bir karış açık bıraktı desem hiç de abartmış olmam!

Bu gelin farklı bir gelindi. Benim bildiğim, gelin olacak kızlar günlük yaşamlarında ne kadar neşeli ve şen şakrak olsalar da düğünlerinde, hele hele kına gecelerinde daha bir durgun, daha bir kederli görünürler. Kına gecesi ana ile kızın son gecesidir. Ayrılık ve özlem yüklü özelliğinden dolayı kına geceleri hüzünlüdür hüzünlü olmasına ama hüzün ve keder bu kına gecesine hiç uğramamış, sanki yıllık izne çıkmışlardı.

Bütün bu keyif ve eğlencenin kaynağı şirin ve sempatik gelindi. Kan kırmızı kına kıyafeti ile gece boyunca bir dakika olsun yerinde durmadı. Kendi durmadığı gibi büyüklerini de yerinde oturtmadı. Kâh teyzesini kâh kayınbabasını kâh yaşlı başlı komşularını, bütün şirinliğini kullanarak ellerinden tutup tutup oyuna kaldırıyordu. Hemen önümdeki kayınvalidesini oyuna kaldırırken telefonumla ilgilenmeye başladım. Göz göze gelirsem bana da musallat olur da elinden kurtulamam diye düşündüm. Neme lazım!
Kına gecelerinde gelinin arkadaşları da gelinin baba ocağındaki, ana kucağındaki bu son gecesinde onları ağlatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Gelini ve annesini ağlatmak için hüzünlü kına gecesi türküleri söylense de bizim gelinin yüzüne hüznün, kederin gölgesi bile düşmedi. Dedim ya bu gece hüzün ve keder yıllık izne çıkmışlardı.
Eskiden gelinler, “Hem ağlarım hem giderim!” derlerdi. Bizim gelin bu anlayışın pabucunu dama atmış, “Hem gülerim hem giderim.” diyordu.
Oynamasını bilmeyen gelin, yerim dar demiş; yerini genişletmişler, bu defa da yenim dar demiş ama bizim geline oynamak için koca alan da yeni de gerçekten dar geliyordu. Zaman zaman oyun alanının dışına çıkıp izleyicilerin arasına dalıyor, bir iki kişinin kolundan tutup oyun alanına sürüklüyordu. Orkestra, gelinin temposuna ayak uydurmakta zorlanıyor, damattan yardım istiyordu. Onu üzen tek şey, upuzun kuyruğu olan kabarık elbisesiydi. Eteklerine basmamak için gece boyunca kıyafetiyle cebelleşip durdu.
Damat nasıldı derseniz, fena değildi derim ama gelinin performansının yanında esamesi bile okunmazdı diye de eklerim.
Kına gecesi tam bir köy düğünü havasında başladı. Mahallenin adı da (Köprüköy) görünümü de buram buram köy kokuyordu zaten. Köy düğünleri bile artık dansla başlarken bizim düğünde dansa yüz veren olmadı. Gece halayla başladı, halayla bitti. Hem de ne türküler eşliğinde oynanan halaylarla…

Orkestra da işin kolayını bulmuş, teknolojinin nimetlerinden faydalanmasını biliyordu. Sunucu, arkasındaki küçük masanın üstündeki bilgisayardan, istenen müziği anında bulup çalıyor, meydandaki davulcu da bu müziğe çok güzel eşlik ediyordu. Halayın biri bitiyor, diğeri başlıyordu. Adana, Antep, Bingöl… oyunları geceye damgasını vuruyordu.

Bu bir göçmen düğünüydü. Gelin de damat da göçmen oldukları hâlde bir tek Kafkas oyunu ya da bir tek Balkan oyunu oynanmadı ama Kürtçe türküler eşliğinde halaylar çekilerek birlik ve beraberliğin, kaynaşmanın örnekleri sergilendi.

Kına töreni de artık değişik bir organizasyona dönmüştü. Genç kızlardan oluşan bir grup, çok güzel müzikleriyle ve oyunlarıyla izleyenlerin beğenisini kazandı. Gelin de sanki bu ekipten biri gibiydi, onlara uyum sağlamakta hiç zorlanmadı.

Geceye damgasını vuran sempatik gelinin yanı sıra beş altı yaşlarındaki şirin Rüstem’den de söz etmesek olmaz. Bu çocuk, halay çekmesiyle, göbek atmasıyla herkese parmak ısırttı.
Âşık Mahzuni Şerif’in “Domdom Kurşunu” türküsüyle (acıklı öyküsü bilinmediği için) göbek atılsa da güzel, hem de çok güzel bir kına gecesi yaşandı. Gecenin tek trajikomik bu olayın dışında her şey, en çok da gelin ve damat mükemmeldi. Davetlilerden çok kendileri eğlendiler ve kına gecelerinin tadını çıkardılar.

Ertesi günü yapılacak düğüne katılamayacağımıza üzüldüm. Böylesine güzel bir kına gecesinin düğünü nasıl olurdu acaba? Tahmin etmekte zorlandım.

Gençlere mutluluklar dileyip, anne babalarına da hayırlı olsun diyerek gerisin geriye evin yolunu tuttuk.